"Enter"a basıp içeriğe geçin

Denge Bozuldu: İki Ülke, Bir Kriz ve Hindistan’ın Sertleşen Güvenlik Politikaları

22 Nisan 2025’te Hindistan’ın Keşmir bölgesindeki Pahalgam kasabasının Baisaran Vadisi’nde gerçekleşen terör saldırısı, Hindistan ve Pakistan arasında ciddi bir diplomatik ve askeri krize yol açtı. Saldırıda 26 kişi hayatını kaybetti. Bunlardan 25’i Hintli ve 1 tanesi ise Nepalli turistlerdi. Özellikle turistlerin dini inançları temelinde hedef alınması, Hindistan’ı ciddi bir şekilde rahatsız etti.

Pahalgam saldırısı, iki ülke arasında 2019’daki Pulwama krizinden sonraki en ciddi gerilimi tetikledi. Her iki ülke de nükleer silahlara sahip ve Keşmir bölgesi üzerindeki egemenlik iddiaları nedeniyle uzun süredir devam eden bir ihtilafları bulunuyor. Peki, Pahalgam saldırısı sonrası Hindistan, Pakistan ve uluslararası tepkiler ne oldu?

Hindistan’ın Tepkileri

Hindistan, saldırının Pakistan merkezli terörist gruplar tarafından yapıldığını iddia etti. Saldırıya karşılık olarak Pakistan’a ait hava sahasını kapattı, diplomatik ilişkileri askıya aldı ve 208 Pakistanlıyı sınır dışı etti. Ayrıca, Pakistan bazlı 16 YouTube kanalını ve birçok Pakistanlı ünlünün İnstagram hesaplarını yasakladı. Hindistan’ın attığı en önemli adım, 1960 tarihli Indus Nehri Su Paylaşımı Anlaşması’nı askıya alması oldu. Pakistan bu adımı “savaş ilanı” olarak nitelendirdi.

Hindistan Başbakanı Modi, Hint ordusuna tam yetki verdi. 7 Mayıs 2025’te “Sindoor Operasyonu” adıyla kapsamlı bir hava ve füze saldırısı başlattı. Operasyon, Pakistan ve Pakistan yönetimindeki Keşmir’deki terör bölgelerini kapsayan dokuz hedefi vurdu. Hindistan’ın açıklamasına göre 80’den fazla terörist etkisiz hale getirildi.

Hindistan’daki önemli Müslüman kuruluşlar, Pahalgam saldırısını şiddetle kınadı. All India Muslim Personal Law Board (AIMPLB), saldırıyı “terörizm” olarak nitelendirerek, İslam’ın barışçıl öğretileriyle çeliştiğini belirtti. Kuruluş, saldırının ardından Waqf Yasası’na karşı sürdürdüğü protestoları üç gün süreyle askıya aldı.

Hindistan medyasında, saldırının öncesinde istihbarat birimlerinin uyarılarına rağmen gerekli önlemlerin alınmaması eleştirildi. Pakistan yönetimi altındaki Keşmir’den bir terörist, saldırıdan birkaç gün önce Hindistan’a yönelik tehditkâr açıklamalar yapmıştı; ancak bu uyarılar dikkate alınmamış ve saldırı gerçekleşmişti. Bu durum, Hindistan’ın güvenlik zafiyetine ve istihbarat eksikliklerine işaret etti.

Pakistan’ın Tepkileri

Pakistan Dışişleri Bakanı, Hindistan’ın suçlamalarını “devrim” olarak nitelendirerek, olayın Hindistan tarafından politikleştirildiğini savundu. Pakistan, bağımsız bir uluslararası soruşturma talep etti, ancak Hindistan bu öneriyi reddetti. Ancak gerilimin yükselişiyle birlikte Pakistan, Hindistan’a karşı hava sahasını kapattı, Hindistanlı diplomatları sınır dışı etti ve Kartarpur Koridoru dışında tüm sınır geçişlerini kapattı. Ayrıca, Hindistan’a ait tüm vizeleri iptal etti ve Hindistanlı diplomatları 30 Nisan’a kadar ülkeden ayrılmaya çağırdı. Hindistan ile Temmuz 1972’de imzaladığı Keşmir’deki Kontrol Hattı’nın tanınmasını sağlayan Simla Anlaşması’nı da askıya aldı. 2 nükleer füze denemesi gerçekleştirdi.

Pakistan, Hindistan’ın Sindoor Operasyonunda sivil altyapının hedef alındığını ve birçok sivilin hayatını kaybettiğini bildirdi. Pakistan, saldırıyı kınadı ve Hindistan’ın suçlamalarını reddetti. Pakistan, resmi müdafaa hakkını kullanarak saldırılara karşılık vereceğini duyurdu. Pakistan ayrıca beş Hint uçağını düşürdüğünü ve Hintli askerleri esir aldığını öne sürdü.

Uluslararası Tepkiler

Birleşmiş Milletler, Çin ve ABD, Hindistan ve Pakistan’a itidal çağrısı yaptı. Çin, Pakistan’ın bağımsız soruşturma talebini destekledi. Ancak Hindistan, bu çağrıları reddederek, “terörizme karşı savaşta” ulusal birliğe vurgu yaptı. ABD, Rusya, Fransa, İsrail ve Birleşik Krallık ise Hindistan’ın güvenlik endişelerini destekledi. Uluslararası toplum, bu gerilimin daha da tırmanmasından endişe ediyor ve taraflara diyalog ve diplomasi çağrısında bulunuyor.

Hindistan Neden Pakistan’ı Suçluyor?

Hindistan’ın, Nisan 2025 tarihinde Pahalgam’da gerçekleşen terör saldırısının sorumlusunun neden Pakistan olduğunu iddia ettiğini anlamak için ülkedeki terör olaylarının tarihine bakmak gerekiyor.

Hindistan, 1990’lı yıllardan itibaren gerek Keşmir bölgesinde gerekse ülkenin diğer bölgelerinde terör saldırılarına maruz kalmaktadır. Bu saldırıları gerçekleştiren terör örgütlerinin ise Pakistan tarafından desteklendiğini iddia etmektedir. 13 Aralık 2001’de Jaish-e-Mohammed (JeM) adlı terör örgütünün Hindistan Parlamento Binası’na saldırısı, 26 Temmuz 2008’de Hindistan Mücahidi (Indian Mujahideen) ve Harkat-ul-Jihad-al-Islami (HuJI) adlı terör örgütlerinin Gujarat’taki bombalı saldırıları, 2-5 Ocak 2016’de JeM ve Birleşik Cihad Konseyi (United Jihad Council) adlı terör örgütlerinin Hint Hava Kuvvetleri’nin Pathankot Hava Üssü’ne saldırısı, 18 Eylül 2016’de JeM terör örgütünün Hint Ordusu’nun Uri’deki üsse saldırısı, 14 Şubat 2019’de JeM terör örgütü üyesi Adil Ahmad Dar isimli Keşmirli bir intihar bombacısının Hindistan Merkez Rezerv Polisi (CRPF) konvoyuna saldırısı ve 9 Haziran 2024’de Lashkar-e-Taiba (LeT) adlı terör örgütünün Hindu hacıların bulunduğu bir otobüse saldırısı gibi birçok olayda Hindistan, Pakistan’ı suçladı. Pakistan bu suçlamaları reddetmekle birlikte, iki ülke bu saldırılar nedeniyle gerilimler yaşadı.

Pakistan’ın terör örgütlerini oluşturması ve desteklemesi iddiaları, 1970’li yılların sonlarından itibaren sistematik bir hal almıştır. Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgaliyle birlikte, Pakistan istihbarat servisi ISI (Inter-Services Intelligence), ABD ve Suudi Arabistan ile birlikte Afgan mücahitlerini desteklemeye başladı. Pakistan, mücahitlerin eğitimi, silahlandırılması ve Afganistan’a geçirilmesinde başrol oynadı. Sovyetlerin çekilmesinden sonra, Pakistan destekli mücahitlerin bir kısmı Keşmir’e yönlendirildi. Pakistan’ın terör örgütlerini desteklemesi, önce Sovyet karşıtı cihatçılıkla başlamış, sonra Keşmir’i hedefleyen stratejik bir araca dönüşmüştür. Bu yapı zamanla Taliban, JeM, LeT gibi örgütlerin doğuşunu ve büyümesini doğrudan etkilemiştir. Bugün hâlâ bu ilişkiler tartışmalı şekilde devam etmektedir. Hedef, Keşmir’de Hindistan’a karşı vekâlet savaşı yürütmekti. Bin Ladin’in 2011’de Abbottabad‘da yakalanması, Pakistan’ın teröre yataklık ettiği yönündeki iddiaları güçlendirdi. Wikileaks belgelerinde, Pakistan’ın hem terörle mücadelede ortak gibi davrandığı, hem de bazı grupları stratejik araç olarak kullandığı ifade edildi. Pakistan, terör finansmanını engellemediği için 2018–2022 yılları arasında gri listeye alındı. Bugün ise JeM ve LeT hâlâ aktif ve Hindistan’daki saldırıların arkasında oldukları iddia ediliyor. Terör, Pakistan için düşük maliyetli, inkâr edilebilir bir vekâlet savaşı aracı olarak görülmeye devam ediyor. ABD, Hindistan ve BM, Pakistan’a bu yapılarla bağlarını kesmesi için baskı yapıyor. Pakistan, teröre destek iddialarını reddetse de Hindistan bu desteğin hâlen sürdüğünü savunuyor.

Nisan 2025 Pahalgam saldırısı sonrası ise eski Pentagon yetkilisi Michael Rubin, ABD’nin resmi olarak Pakistan’ın terörizme devlet desteği veren bir ülke olarak tanımasını talep etti. İlginç bir açıklama ise Pakistan’ın Savunma Bakanı Khwaja Asif’dan geldi ve Pakistan’ın, ABD için son 30 yıldır terörist grupları desteklediğini ve finanse ettiğini açıkladı.

Terörizm ve Hindistan’ın Değişen Güvenlik Doktrini

Bu saldırılar, Hindistan’ın güvenlik politikalarını, askeri stratejilerini ve diplomatik ilişkilerini doğrudan etkiledi. 1990’lı yıllardan itibaren yükselen terör eylemlerine karşılık Hindistan, Keşmir’deki terör saldırılarına karşı diplomatik ve savunma odaklı yanıtlar veriyordu. Pakistan’ı doğrudan savaşla cezalandırmak yerine, uluslararası platformlarda izole etmeye çalışıyordu. Hindistan’ın bu politikası, uzun yıllar devam etti. Nükleer savaş riski, ekonomik istikrar önceliği, uluslararası baskı ve siyasi bölünmüşlük gibi nedenler Hindistan’ın bu şekilde bir strateji izlemesine neden oldu. Ancak, 2016 Uri ve 2019 Pulwama gibi terör saldırılardan sonra Hindistan’ın sınır ötesi operasyonlara geçmesi, artık daha sert bir doktrin benimsediğini gösteriyor. 29 Eylül 2016’da, Hindistan ilk kez “sınır ötesi cerrahi operasyon” gerçekleştirdi. Bu, Hindistan’ın ilk defa doğrudan askeri yanıt verdiği ve Pakistan topraklarındaki terör kamplarını hedef aldığı bir adımdı. Bu durum, Hindistan’ın yeni bir doktrin izlediğinin göstergesi oldu: “Caydırıcı cezalandırma”. Hindistan artık sadece savunmada değil, gerektiğinde önleyici ve misillemeci askeri güç kullanabileceğini ortaya koydu.

2019 Pulwama saldırısının ardından ise Hindistan, 26 Şubat 2019’da Pakistan’ın Balakot bölgesinde hava saldırısı düzenledi. Bu, Pakistan’ın iç bölgelerini vurulduğu ilk örnekti. Pakistan’ın karşılık vermesiyle, iki taraf neredeyse tam teşekküllü çatışmaya girecek noktaya geldi. Hindistan artık yalnızca Kontrol Hattı’nda değil, Pakistan’ın derinliklerinde de hedef vurabileceğini gösterdi. Hindistan iç siyasetinde bu, güçlü bir kararlılık sembolü olarak yorumlandı. Altı ay sonra, Başbakan Narendra Modi yönetimindeki Hindistan hükümeti, Jammu ve Keşmir’in yarı özerk statüsünü kaldırarak 370. Maddeyi tek taraflı olarak feshetti. Pakistan, bu hareketi Simla Anlaşması’nın ihlali olarak kınadı. Karar vadide yaygın protesto gösterilerine yol açtı. Hindistan 500.000 ila 800.000 asker konuşlandırdı, bölgeyi karantinaya aldı, internet hizmetlerini kapattı ve binlerce kişiyi gözaltına aldı.

BJP yönetiminde güvenlik doktrininin sertleşmesi, Hint kamuoyunun “misilleme” beklentisinin artması, Hindistan’ın askeri kapasitesinin modernleşmesi, diplomatik alanda Çin ve ABD ile daha güçlü denge kurma çabaları, bu değişimde etkili oldu.

BJP yönetimi altında Hindistan’ın güvenlik doktrini, özellikle Narendra Modi’nin 2014’te başbakan olmasıyla birlikte belirgin biçimde daha sert, milliyetçi ve müdahaleci bir çizgiye kaydı. Bu değişim sadece askeri alanda değil, aynı zamanda dış politika, iç güvenlik ve istihbarat stratejilerinde de kendini gösteriyor. “ Yeni Hindistan” vizyonu ve milliyetçi güvenlik doktrini çerçevesinde ana ilke, güç gösteren bir devlet olarak, güçlü ulusal savunma, sınırların kutsallığı ve sert güvenlik politikaları üzerine kuruldu. Güvenlik stratejisindeki bu sertleşme, özellikle sınır güvenliği, Keşmir politikası ve Pakistan’a karşı tutum, Hindistan’ın ulusal onurunu savunma şeklinde sunuldu. Modi, güvenliği sadece savunma değil, onur ve caydırıcılık meselesi olarak tanımlamaktadır. Bu nedenle Pakistan’dan gelen tehditlere karşı geçmişteki “stratejik sabır” politikasını reddedilmektedir. Teröre karşı sıfır tolerans, Keşmir’i içeren “One India, united India” (Tek Hindistan, birleşik Hindistan) ve terörist üslerine sınır ötesi müdahale vurguları bunu göstermektedir. Bu doktrin, Hint kamuoyunda da destek buldu. Pakistan’a karşı sert tutum, halkın güvenlik konusundaki endişelerini artırmak yerine daha çok birleştirici bir güç olarak algılandı. Hükümet, bu adımları “terörizme karşı ulusal güvenlik tehditlerinin bertaraf edilmesi” olarak sundu. Bu yaklaşım, büyük ölçüde Hindistan’ın iç güvenliğine olan inancı pekiştirdi. Modi yönetimi, güvenlik stratejisindeki değişiklikleri halkla doğrudan bağlantı kurarak sundu. Orduyu daha güçlendirilmiş ve modernize edilmiş bir yapıya dönüştürerek, halkın güvende olacağına dair güçlü bir mesaj verildi. Özellikle 2019 seçimlerinde, Modi’nin “Pakistan’a karşı güçlü duruşu” seçim manifestosunun önemli bir parçasıydı. Kısacası, Hindistan’ın güvenlik algısını köklü biçimde yeniden tanımladı.

Hindistan’ın yeni güvenlik doktrinin dış politikaya olan yansımalarına bakıldığında, özellikle Pakistan’a karşı “izole et, yalnızlaştır, geri püskürt” stratejisi izlendi.  SAARC gibi bölgesel forumlarda Pakistan’ın dışlanması için diplomatik baskı yapıldı. FATF (Mali Eylem Görev Gücü) ve BM gibi uluslararası kurumlarda Pakistan’ı teröre destekle suçlama yapıldı. ABD, İsrail ve Fransa ile savunma ortaklıkları genişletildi. QUAD (ABD, Japonya, Avustralya, Hindistan) ile Çin ve Pakistan eksenine karşı denge kuruldu.

Öte yandan, Modi’nin güvenlik doktrinindeki değişim, ülke içindeki toplumsal kutuplaşmayı daha da derinleştirdi. Muhalefet partileri, bu değişimi ulusal bir güvenlik meselesi değil, bir politik strateji olarak ele aldı. Muhalefet, “Modi hükümetinin savaşa yöneldiği” ve bu tür askeri müdahalelerin bölgesel istikrarsızlık yaratabileceğini ileri sürdü. Keşmir’deki operasyonların genişletilmesi ve Pakistan’a karşı sert tutum karşısında muhalefet, barışçıl çözüm yollarının göz ardı edildiğini söyledi. Yine muhalefet, 2019’da Keşmir’in özel statünün kaldırılmasıyla bölgedeki yerel halkın özgürlüklerinin kısıtlandığını, dış dünyadan izole edildiğini savundu. Bu değişimin, Hindistan’ın demokratik yapısını tehdit ettiğini ve Keşmir halkının iradesine saygısızlık olduğunu ileri sürdü. Hindistan’daki Müslüman azınlıklar, Pakistan’a karşı sertleşen politikalardan, içerideki dini kutuplaşmalara kadar genişleyen bir baskı atmosferine girdiler. Pahalgam terör saldırısının ardından, Uttarakand, Karnataka, Uttar Paradesh ve Madhya Pradesh eyaletlerinde Müslüman karşıtı şiddet olayları yaşandı.

Muhalefetin geçmişteki eleştirilerine rağmen Hindistan’ın değişen güvenlik doktrininin Pahalgam saldırısı sonrası izlediği mevcut politikayı şekillendirdiği açık bir şekilde görülmektedir. Modi hükümetinin saldırıya karşılık vermesi için içeriden gelen baskı da değişen güvenlik politikalarının iç politika ve kamuoyuna yansıyan çıktılarıdır. Dolayısıyla, Hint hükümetinin bundan sonrası adımlarını şekillendiren sadece Pakistan ya da uluslararası tepkiler değil, Hint kamuoyunun da büyük bir payı olacaktır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir