"Enter"a basıp içeriğe geçin

HİNT-ÇİN SINIR ÇATIŞMASININ TEK BİR SEBEBİ YOK -I-

Aniden patlak veren Hint-Çin sınır çatışmasının nedeni uzun süre tartışıldı. Zira Çin’in tam da ciddi bir pandeminin ortasında neden böyle bir adım attığı fazlasıyla merak uyandırmıştı. Ancak krizin ilerleyen günlerinde Çin Ordusu’nun bölgedeki hızlı ve iyi koordine edilmiş saldırıları, çatışmanın muhtemelen aylarca süren bir hazırlık olduğunu düşündürmüştür ki  Center for Policy Research araştırma merkezi stratejik araştırmalar profesörü olan Brahma Chellaney bu durumun “öngörülebilir” olduğunu belirtmiştir. Öte yandan, mevcut Ladakh çatışmasını yürüten Çinli komutanların birçoğunun Çin Komünist Partisi (ÇKP) Genel Sekreteri Xi Jinping’in adamları olduğu görülmektedir. Tüm bunlar, Çin’in bölgedeki agresif tavrının sanılanın aksine sıradan bir boy gösterme çabasından oldukça uzak olduğunu göstermektedir. Bunu kavramak için ise yaklaşık 3,5 aydır devam eden kriz sürecinde yaşanan gelişmeler değerlendirilecektir.

Neler Oldu?

Hindistan ve Çin askerleri arasında 5-6 Mayıs gecesi Pangong Tso’da çatışma olduğuna dair sosyal medyada dolaşan görüntüler ani bir şekilde “beklenmeyen” bir tabloyu yansıtmıştı. Hindistan Ordusu ilk önce bu görüntülerin gerçeği yansıtmadığını ve olağan durumun her iki ülke askerlerinin birbirlerinin topraklarına giriş çıkış müdahaleleri olduğunu söyleyerek reddetmişti. Ancak iki büyük güç arasındaki gerilim gün geçtikçe derinleşmeye başladı. Haziran ayında 20 Hint askerinin öldürülmesi ise yaşanan krizi bir çatışmaya dönüştürdü. Hindistan ve Çin’in Ladakh’daki karşılaşması, 2017’deki Doklam krizinden bu yana iki taraf arasındaki en ciddi askeri çatışmadır. Yaşanan kriz doğrultusunda Hindistan ve Çin, Ladakh’ın doğusunda en az üç alanda asker sayılarını ve askeri ekipmanlarını artırmıştır. Çin, Pangong Tso’nun yanı sıra Galwan Vadisi, Demchok ve Daulat Beg Oldie‘de (Çin’in Sincan eyaletiyle olan bağlantı noktası) bölgelerinde de askerlerini artırmaya başlamıştır. Ayrıca bölgenin küçük bir alanla sınırlı olmaması ve coğrafi yapısı nedeniyle iki ülke arasındaki gerilimler Fiili Kontrol Hattı (LAC) boyunca diğer cephelere yayılmıştır.

Yıllardır kendi sınır bölgelerinde “barış ve huzurun sürdürülmesi ortak amacına” sıkı sıkıya bağlı kaldığını söyleyen Hindistan, güncel coğrafi netlik eksikliğinin suçlusunun Çin olduğunu düşünmektedir. Çin yüzünden, 2003 yılında dönemin Hint lideri Atal Bihari Vajpayee’nin sınır anlaşmazlığının çözümü için gerçekleştirdiği Çin ziyareti vesilesiyle yapılan çalışmalardan verim alınamamış; ayrıca Çin, sınır sorununun çözümü için harita alışverişine yanaşmamıştır. Harita alışverişinin yapılabildiği tek bölge ise bugün Nepal’in üzerinde hak iddia ettiği Lipulekh’in bağlı olduğu bölgedir. LAC’da barışın korunması ve güven artırıcı önlemler için iki ülke arasında 1993-2013 yılları arasında bir dizi antlaşmalar imzalansa da mevcut durum, Çin’in tek taraflı olarak statükoyu değiştirme isteği olarak yorumlanmaktadır. Diğer yandan Çin ise mevcut krizin sorumlusu olarak sınır ihlali yaptığı gerekçesiyle, kesin bir dille reddetmesine rağmen, Hindistan’ı suçlamaktadır. Hindistan, çatışmanın sonlanması için Nisan 2020 statükosuna dönülmesini talep etmektedir. Çin ise Hindistan’ın Ladakh’taki yol inşaatını durdurmasını istemektedir.

Yaklaşık 3,5 aydır süren çatışmanın sonlandırılması için her iki taraf askeri olarak diyaloglara devam etse de (bugüne kadar 5 kez görüşme yapıldı) Çin’in çatışmayı sonlandırmak için bulunduğu talepler Hindistan için kabul edilemez durumdadır. Zira Çin, bölgeden askerlerinin çekilmesinin kolaylaştırılması için Hint askerlerinin bazı bölgeleri (Hindistan için kritik bir yer olan Dhan Singh Thapa garnizonu) boşaltmasını istemektedir. Hindistan ise her iki tarafın komutanlarının Doğu Ladakh’ta diyalogları devam ettiği sürece Pangong Gölü boyunca bölgede daha fazla geri adım atmayacağını belirtmiştir. Son haftalarda ise Hindistan, bölgeye 35.000 asker daha göndermeyi planlamaktadır. Bunun yanında bazı kaynaklar Çin’in çatışmayı sonlandırmaya hiç de niyetli olmadığını ve hâlâ Ladakh’ta neredeyse 40,000 asker ve ağır silahlar bulundurduğunu belirtmektedir.  Ayrıca Çin’in istekleri, Hindistan’ın toprak kaybetmek istemediğini henüz anlayamadığını göstermektedir. Buna karşılık Hindistan Ordusu’nun Ladakh’ta kış için hazırlık yapmaya devam ettiği bilinmektedir. Zira ikili çatışmayı sonlandırma kararı alsa da Hindistan’ın tam anlamıyla bir sonlandırılma gerçekleşeceğine inanmadığı görülmektedir. Hindistan Savunma Bakanlığı’nın talimatıyla hem Çin hem de Pakistan’a karşı hava, kara ve deniz güçlerinin herhangi “gizli” bir tehdidine karşı hazır olmaları istenmektedir. Yine Pakistan’ın sessizliği ise Hindistan’ı düşündürmektedir. Mevcut durum, iki ülke arasındaki gerginliğin uzayacağını göstermektedir.

Çin’i böyle bir adıma iten sebepler nelerdi?

Aylardır süren Hint-Çin sınır çatışması çerçevesinde gelişmeler değerlendirildiğinde Çin’in mevcut tavrının arkasında birden çok sebep olduğu söylenebilir. Öncelikle Çin’in mevcut kriz ekseninde yaptığı açıklamalara binaen rahatsız olduğu konuların başında Hindistan’ın Ladakh’ta yol inşa çalışmaları ve bu çalışmaların hızla devam etmesi gelmektedir. Zira Çinliler, yıllardır batıda Ladakh’tan doğuda Arunachal Pradesh’e kadar uzanan 4.206 km uzunluğundaki sınır boyunca sınır altyapısı inşa etmektedir. Çin’in bölgede izlediği askeri faaliyetlere bakıldığında ise Aksai Chin üzerinde daha fazla hakimiyet kurmak ve bölgedeki üslerini olabildiğince güçlendirmek istediği görülmektedir. Hindistan’ın Ladakh’daki Fiili Kontrol Hattı’na kadar yollar inşa ederek, Çin’in yıllar boyunca elde ettiği gücü dengeleme hamlesi yapması da doğal olarak Çin’i tedirgin etmektedir. Ayrıca Çin’in neden bu kadar rahatsız olduğunu ve böylesi bir tepki vermesini anlamak için Hindistan’ın çalışmalarını sürdürdüğü bölgelerin önemine değinmek gerekmektedir. Öncelikle eski İpek Yolu kasabası olan ve Hindistan’ı Çin’in Sincan eyaletine bağlayan Daulat Begh Oldi, bugün Çin’in en yakın müttefiklerinden biri olan Pakistan için inşa ettiği Karakoram Geçidi’nin sadece 8 km güneyinde yer alan bir Hint askeri üssüdür. Aynı zamanda dünyanın en yüksek pistidir ve Aksai Chin‘in sadece 9 km kuzeybatısında eski Leh-Tarim havzası ticaret yolundadır. Hindistan Daulet Beg Oldie, Fukche ve Nyoma’daki çalışmalar sayesinde Leh’teki kısıtlı hareket alanını genişleterek askeri güçlerinin ve ekipmanlarının LAC boyunca sahadaki faaliyetlerine büyük bir destek sağlamaktadır. Yine Hindistan’ın 255 km’lik Darbuk-Shayok-Daulat Beg Oldie (DSDBO) yol inşa faaliyeti LAC boyunca Hint bağlantısını güçlendirerek Aksai Chin‘e (Tibet ve Sincan’ın başlıca bağlantı noktası) daha fazla baskı eklemiştir. Hindistan 2008’den bu yana havacılık altyapısını da bölgede hızlı bir şekilde güçlendirmektedir. Aynı yıl Ladakh bölgesinin başkenti Leh’e olan bağlılığın azaltılması için stratejik bir nokta olan Daulat Beg Oldie ve Fukche’deki ve bir yıl sonra da Nyoma’daki havacılık altyapısı tekrar canlandırılmıştır.

Bunun yanında Hindistan’ın 5 Ağustos 2019 tarihinde Jammu ve Keşmir’in statüsünü değiştirmesi Çin için önemli bir mesajdı. Hint Parlamentosu’nda İçişleri Bakanı Amit Shah’ın diğer bölgeler dahil Keşmir’i bir bütün olarak ele alması ve Meclis’te “Pok, Aksai Chin J&K’in bir parçası ve bunun için hayatımızı adayacağız” sözleri afaki bir söylem değildi ve her ne kadar Hindistan bu değişikliğin Çin’in çıkarlarına zarar vermeyeceğini (LAC’u etkilemeyeceği) açıklasa da Çin için bir uyarıydı. Çünkü Amit Shah’ın bu sözleri, Jammu ve Keşmir’in Hindistan’ın ayrılmaz bir parçası olduğunu ve Pakistan işgali altındaki toprakların boşaltılması gerektiğini ifade eden Şubat 1994 Parlamento kararını ve 14 Kasım 1962’de kabul edilen Hindistan’ın Aksai Chin’i ve Çin tarafından ilhak edilen diğer J&K alanlarını kurtarmasını taahhüt eden Parlamento kararını işaret etmekteydi. Çin’in Sincan ve Tibet arasındaki temel bağlantısını oluşturan Aksai Chin ise Çin’in toprak birliğinin ve “tek Çin” prensibinin merkezinde yer aldığından, Hindistan ve Pakistan arasında devam eden Keşmir sorunu gün geçtikçe Çin’in çıkarlarını da etkilemeye devam etmektedir. Bu nedenle, Hindistan’ın Keşmir’in statüsünü değiştirmesi Çin’i agresifleştiren nedenlerden biridir. Dolayısıyla Çin’in 5 Ağustos 2020’de, yani Hint hükümetinin Jammu ve Keşmir’e özerklik statüsü veren 370. Anayasa maddesini iptalinin birinci yıl dönümünde, BMGK’ya Keşmir meselesini kapalı kapılar ardında tartışmayı teklif etmesi bu gözle okunmalıdır. Tüm bu nedenlerden dolayı güncel sorun, Hindistan’ın bu adımını dış politika açısından da okunması gerekliliği doğurmuştur. Mevcut Hint hükümetinin Keşmir adımı sadece Hindutva ideolojisinin bir planı ya da BJP’nin parti seçim propagandası olarak algılanmamalıdır. Çin’in bölgede yaptığı faaliyetler değerlendirildiğinde Hindistan’ın bu hareketi iç politikadan daha çok ulusal güvenliği ve ülke çıkarlarını koruma adına bir adım olarak da yorumlanabilir. Zira Çin Dışişleri Bakanlığı sözcüsünün Hindistan’ın 370. Anayasa maddesini iptal kararına karşılık, “Çin her zaman Hindistan’ın Çin topraklarını Çin-Hindistan sınırının batı kesimindeki idari yetki alanına dahil edilmesine karşı çıkmıştır” sözü durumun ciddiyetini açıklamaktadır.

Yeni Delhi, son aylarda pek çok cephede Pekin’e karşı ciddi adımlar atmıştır. ABD ile ilişkilerini Soğuk Savaş’ın ardından hızla geliştiren Hindistan’ın Trump’ın G-7’yi genişletme girişimiyle kurum bünyesine dahil edilmesi ve Çin’i dışarıda bırakan bu uluslararası organizasyona yaklaşması da Çin’i rahatsız etmektedir. Bunun yanında ABD, Hint-Çin sınır çatışması nedeniyle, şimdiye kadar görülmemiş şekilde, Hindistan’a silahlı insansız hava aracı gibi yüksek teknolojili ve gelişmiş silahlar satmayı planlamaktadır. Hindistan’ın ABD ile gittikçe artan yakınlığına karşı Çin ise ABD ile olan ilişkilerinde dikkatli olmasını, ABD-Çin ticaret savaşına çekilmemesini ve ikili ilişkilerin kötüleşmesini önlemesini söylemiştir. Hindistan ABD’nin yanı sıra Avustralya, Japonya, Endonezya, Vietnam, Fransa ve İngiltere gibi benzer ülkelerle de güçlü ortaklıklar kurarak Hint-Pasifik’in jeopolitiğini yeniden şekillendirmeye çalışmaktadır. Ayrıca Hindistan’ın doğrudan yabancı yatırım yasalarını sıkılaştırması, Covid-19’un kökenleri hakkında bağımsız bir soruşturma çağrısını desteklemesi, iki Hint milletvekilinin Tayvan Cumhurbaşkanı Tsai Ing-wen’in (Çin’in ülkeyi “yeniden birleştirme” girişimlerinin güçlü bir rakibidir) yemin törenine sanal olarak katılması, Tayvan’ın DSÖ’ye gözlemci olarak katılması konusunda ABD ve müttefiklerine destek vermesi, pandemi nedeniyle Çin’den kaçan Japon ve Batılı şirketlere ülke kapılarını açması Çin’i rahatsız eden diğer önemli konulardır. Yine Modi’nin Rashtrapati Bhavan’da Dhamma Chakra Günü olarak belirlenen bir etkinlikte Hint hükümetinin, hacılar ve turistler için ülkedeki Budist miras alanlarıyla daha fazla bağlantı kurmak istediğini söylemesi de bölgedeki Çin nüfuzuna karşı Hindistan’ın kültürel miras üstünlüğünü vurguladığı bir uyarıydı. Zira Çin, Hint Okyanusu’nda askeri varlığını güçlendirirken Pakistan, Bangladeş, Maldivler, Cibuti, Andaman ve Nicobar Adaları gibi ülkelerde önemli projeler yürütmektedir ve bu projeler Hindistan’ın bölgedeki varlığına ciddi bir tehdit teşkil etmektedir.

Tüm bunlara rağmen Hint-Çin sınır krizi sürecinde Modi’nin uzun zaman boyunca susmayı, gerilimi yükseltmemeyi ve alttan almayı seçmesi ülke içinden oldukça eleştiri almıştır. Muhalefetin ülkenin toprak kaybı yaşadığı sözlerinin yalanlanması ve Ladakh bölgesindeki yerel liderlerin uyarılarının dikkate alınmaması da Modi ve hükümetinin imajını olumsuz etkilemektedir. Zira Ladakh bölgesi yerel liderlerinin Çin tehdidinin yıllardır sürdüğüne ve son yıllarda artan bir şekilde sınır ihlalleri gerçekleştirdiğine dair sözleri medyaya yansımıştır. Ayrıca sınır bölgelerinde yaşayan Ladakh halkı da Çin’in son yıllardaki artan varlığı nedeniyle otlak arazilerini kaybettiklerini iddia etmektedir. Bölge yetkilileri, Ladakh’ta hayvancılıkla uğraşan göçebelerin de bu durumdan etkilendiğini söylemekte ve göçebelere kulak verilmesi gerektiğini, sınırlarda dolayısıyla ulusal güvenlik konusunda onların büyük rolleri olduğunu belirtmektedir. Bu eleştiriler karşısında Modi daha fazla sessiz kalamamış ve Temmuz 2020’de bölgeye bir ziyaret gerçekleştirmiştir. Ancak gerek orada yaptığı konuşmada gerekse 15 Ağustos 2020 tarihinde 74. Bağımsızlık Günü kutlaması konuşmasında Modi’nin Çin’in adını zikretmediğinin altı çizilmelidir. Dolayısıyla mevcut krizde Modi hükümeti ve ordu, güvenilirliğini ve algı savaşını kaybetmiş ve mevcut tavrı nedeniyle Çin’in tavrını onaylamış olmuştur. Bunun yanında Modi, Covid-19 sürecini iyi idare edememesi ve ülkenin içinde bulunduğu ekonomik darboğaz gibi aleyhine işleyen süreçleri lehe çevirmek amacıyla medya vasıtasıyla kamuoyunu nefret ve intikam arzularıyla besleyerek Çin’e karşı retorik bir savaş başlatmıştır. Yıkılan Babür Mescidi’nin yerine inşa edilecek Ram Tapınağı’nın temel atma töreninin zamanlaması da bu çerçeveden okunabilir. Çin’e karşı söz savaşının içinde, her iki tarafın ülke bünyesindeki azınlık Müslüman kesime karşı kötü muameleleri birbirine karşı kullanarak uluslararası itibarına zarar vermeye çalışması oldukça ilginçtir. Diğer yandan Hindistan, Çin uygulamalarının kaldırılmasına dair kamuoyunda yükselen Çin karşıtı büyük yankıyı 59 Çin menşeili uygulamanın yasaklanmasıyla sonuçlandırmış ve Çin ürünlerine karşı boykot uygulama kararı almıştır. Bu durum Çin menşeili Huawei, Xiaomi ve Oppo gibi telekom şirketleri için oldukça kritik bir durumdur. Çünkü bu şirketler için Hindistan, Çin’den sonra dünyanın en büyük ikinci marketidir. Hint kamuoyunda yükselen Çin karşıtı tavır nedeniyle Oppo şirketi tarafından Hindistan’da yapılması planlanan 5G canlı çevrimiçi lansmanı iptal edilmiştir.

Tam bu noktada önemli bir konuya değinmek gerekir ki, o da yaklaşan teknolojik güç savaşıdır. Covid-19 süreciyle hemen herkesin deneyimlediği teknolojinin öneminin yakın gelecekte uluslararası gündem ve siyasetin mühim bir meselesi haline geleceği artık malumun-ilanıdır. Bugün ise yeni bir küresel ve jeopolitik rekabet ve mücadele alanı olarak 5G teknolojisi dünya gündeminin merkezine oturmuş durumdadır. 5G teknolojisinin gücü sadece hızından değil, nüfuz edeceği alanların yaygınlığından gelmektedir. Zira 5G yönetişim, iş dünyası, akıllı şehirler, eğitim, sağlık hizmetleri gibi akla gelen hemen her faaliyeti birbirine bağlayan büyük bir ağ sistemi haline gelecektir. Bu anlamda 5G teknolojisi hem ulusal gücün yeni bir dinamiği haline gelirken hem de ulusal güvenlik için ciddi bir tehdit haline gelecektir. Özellikle yerli 5G teknolojisini üretemeyip, yabancı devletlerden teknoloji ithal edecek devletler için tehlikenin boyutu daha da büyük olacaktır. Bu anlamda, Observer Research Foundation  stratejik araştırma merkezinin başkan yardımcısı Gautam Chikermane, Hindistan’ın Çinli firmaların kendi telekomünikasyon ağına ve kendi kritik altyapısına girmesine izin vermemesi gerektiğini vurgulamıştır. Hindistan’ın 5G denemelerinde Huawei’ye izin vermesinin, 1950’de BMGK üyesi olarak kendi aleyhine Çin’e destek vermesi gibi çok farklı olmayan bir eylem sergilediğini söyleyerek tehdidin ciddiyetini yinelemektedir. Zira Chikermane’a göre Huawei veya ZTE’nin Hindistan telekomünikasyon firmalarına 5G ekipman sağlayıcısı olmasına izin vermek, ÇKP’den Hindistan’ın genel seçimlerini yapmasını istemek gibi olacaktır. Diğer yandan Chikermane, elindeki tüm sermayeyi silah haline getiren bir devletin, kendi kontrolündeki firmaların hükümlerinin küresel bir endişe kaynağı haline geldiğini, Avustralya ve ABD’nin bunu keşfettiğini, Avrupa’nın bunu keşfetme aşamasında olduğunu ve daha küçük ülkelerin ise sonuçlara çok geç uyanacaklarını belirtmektedir. Tam da bu nedenle, Hindistan’ın Çin ile yaşadığı gerginlik nedeniyle Çin yatırımlarını ve uygulamalarını yasaklaması ABD ve Avrupa’daki bazı ülkeleri aynı adımı izlemeye teşvik etmiştir. Bu yıl sonuna kadar ticari 5G teknolojisini piyasaya sürmesi beklenen Huawei’ye karşı ABD küresel bir hareket başlatmış, Birleşik Krallık ise alternatif bir 5G teknolojisi üretmek için 10 demokratik ülkeden oluşan bir ittifak (D-10) kurmak istediğini belirtmiştir.

Bu açıdan bakıldığında, Çin menşeili Huawei firmasının Hint topraklarında 5G denemelerini ertelemesi bile söz konusu Hint-Çin çatışmasının önemli bir nedeni olarak görülebilir. BRI (Bir Kuşak Bir Yol), Dijital İpek Yolu planı, Made in China 2025 ve Chinese Standards 2035 gibi ciddi projelerle hırslarını ve yakın gelecekteki küresel egemenlik arzusunu gözler önüne seren Çin’in, yakın geleceğin belki de en başat güçlerinden birini teşkil edecek 5G teknolojisi için doğrudan ve dolaylı sınır çarpışmaları, ekonomik ve ticari engeller, siber saldırılar ve Hint Telekom şirketlerine karşı olası yaptırımlarla agresif bir şekilde davranmaya devam etmesi oldukça muhtemeldir. Ki tam da bunu gösterir şekilde Çin karşıtı duygular yükselirken ve birçok kişi 5G denemelerine izin verilmemesi gerektiği çağrısında bulunurken (Aralık 2019’da Modi, ABD’nin baskılarına rağmen Huawei’nin 5G denemelerine izin vermişti) Huawei, Hindistan’da 5G teknolojisini zorlamaya devam etmiş ve Covid-19’un yarattığı fırsatla sağlık alanında 5G teknoloji kullanımını Cellular Operators Association of India (COAI) tarafından düzenlenen yeni bir web seminerinde sergilemiştir.

Öte yandan Çin’in pandemi sürecinde “beklenmeyen” agresifliğinin bir de psikolojik boyutu vardır. Covid-19 suçlamalarından sonra Çin’de kamuoyu için bir milliyetçilik duygusu toplama ihtiyacı yükselmiştir. Bu ihtiyacı anlamak için ünlü Hint yazar Chetan Bhagat Çin kültürünün iki yönünü anlamak gerektiğini dile getirmiş ve bu kavramların  miànzi (yüz) ve guanxi (karşılıklı bağımlılık) olduğunu belirtmiştir. Uzun yıllar Çin’de yaşamış ve Çinli şirketlerle çalışmış biri olan Bhagat, bu iki kavramın Çinlileri gerek insan ilişkileri gerekse iş ilişkilerinde her şeyden çok yönlendirdiğini iddia etmektedir. Miànzi saygı, onur ve sosyal duruş anlamına gelirken, Çinlilerin ‘yüzünü korumak’ için her şeyi yapacağını ve ‘yüzünü kaybederse’ misilleme yapmaya mecbur hissedeceklerini dile getirmektedir. Guanxi kavramı ise genellikle sosyal bağlantılar veya ilişkiler olarak çevrilirken, her türlü ilişki bazında karşılıklı çıkarı ön plana çıkarır. Bhagat bu anlamda, Hindistan’ın Çin’e düşmanlık göstermemesi ve “yüz” vermesi gerektiğini savunmaktadır. Bu doğrultuda Çin’in, Batı’nın kendisini düşman olarak görmesi karşılığında düşman rolünü benimseyeceğini söylemesi de bu anlayışı doğrulamaktadır. Dolayısıyla herhangi bir olay, olgu veya krizi değerlendirirken tarafların karakterleri çerçevesinde olayın değerlendirilmesi gerektiği de açıktır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir